29 Nisan 2009 Çarşamba

balıklı gölde bir camii



urfa' da bir kaç yaramaz


büyük olan 'abla şu çocuğu da çekseneee' diye peşimden dolanırken kıyamadım..

e hadi çekiyim dedim, daha küçük olan poz vermeden, diğer ikisi yerlerini almıştı =)

urfa - balıklı göl




balıklı gölün balıkları


bir avuç yemdi bunca velvelenin nedeni

daha derine


türbeye para atma saçmalığı

urfa


anlamını hala bulamadığım mor eşarplar kahverengi pardösüler

urfa - eyüp peygamber türbesi



kuyu...


ve merak

urfa yolları



4 günde 3 kilo nasıl alınır?


enfes antep yemekleri:


beyran çorbası, yoğurtlu yuvarlama, firik pilavı, içli köfte, analı kızlı, fındık lahmacun, gavurdağı salatası, baklava, antep fıstığı sarma, katmer, havuç dilimi
ve daha niceleri


rengarenk boncuklar


medusa cam eserler arkeoloji müzesi

gelmişken birkaç renkli boncuk yapımına eşlik etmemek olmazdı

gaziantep kalesi



oku !


ve öğren
bu topraklar kolay kurtarılmadı..

uzun bir labirentte uzun bir hikaye


kale içinde nemli bir ortamda ilerledik

tüylerimizi diken diken eden bu hava mı
yoksa tarihte yaşanan kahramanlık öyküleri mi
bilemedik? !

şehir manzarası


daha bir anlamlı şimdi

kaleye girerken


karşıladı bizi kahraman gaziantepli

bir destan daha..


gaziantep savunması ve kahramanlık panoraması müzesi

gezilesi görülesi kültürler


Emine Göğüş mutfak müzesi


eskilerde yaşayası gelir insanın

daha samimi
daha sıcak
ve
daha lezzetli

iki adım ötesi görünmeyen sokaklar..



gerçeğe çok yakın


mevlevihane

antep' te bir cami



antep - tütün hanı



gaziantep' te bir lise


o kadar araştırdık

tek öğrendiğimiz fransızların sığındığı bir binaymış zamanında..

öğrenmek bu kadar zor olmamıştı

kilis' te çocuklar daha mutlu !



yeşille mavinin köprüsü



sokakların yaşı sorulur mu?



merakla bakardım


aslında hep aynı

kilis'in arka sokakları



fransızlardan arta kalan


şimdilerde en genç gölgeler düşermiş üstüne

aç kapıyı bezirganbaşı



aydınlık da eskirmiş..



kilis - tarihi paşa hamamı



ve bir avuç çilekti tarihi hamamın önünü renklendiren şimdi

bir mevlevihane duvarından



kilis - canbolat tekke camii



22 Nisan 2009 Çarşamba

bir bayrağımız kalmıştı...


yüzünü dökme küçük kız



'Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından
düşerek te değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.' RAN

Anıtkabir'den...



zaman mıydı saçları beyazlatan,
tarih miydi yoksa kimbilir?
bu yolda
bu uğurda...

Türk kadını..

teşekkürler Şerife teyze


'Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.
Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.
Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların, görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak.' RAN

affet...



ne kadar uzak o kadar yakındın
ve her yol sana çıkardı
sendin başkenti başkent
ülkeyi Türkiye yapan
kalk da bir bak
ne halde şimdi bu millet

bu hürriyet hazin şey yıldızların altında


oradaydım



hepimiz farklıydık belki
zevklerimiz
hırslarımız
tutkularımız vardı kendimizce
ama vatan dedin mi
birdik nihayetinde
tek bir liderimiz
tek bir bayrağımız vardı
kim el uzatırsa
bu birlik hep karşısındaydı...

duvarlardan yansıyan

14 Nisan 2009 Salı

şaşkın blogger şaşmış blog

çok mutsuzum ki zaten hep mutsuzum.

bu sefer ki bahanemse oluşturduğum blogumun amacını aşmış olması. çektiğim fotoğrafları bikaç cümleyle tanımlamaktı tek amacım. ama fotoğraf çekemiyorum bu ara ve böyle zırvalıyorum işte..

şöyle bi dönüp baktığımda hiç hoş gelmedi bana bu safi yazılardan oluşmuş blog..

kendi kendime hayıflandığım da iyi oldu.. kimeneyse..

hiç..

meraba ben 'buzdolabı'




‘Yeni insanlarla tanışmak çok hoşuma gider’ Ne büyük bir yalan. Bildiğin kasıntı bi iş aslında. Haa evet tabi hiç tanımadığın bi insan hep gizemlidir, hı hı evet onun hakkında sorular sormak şaşırtıcı cevaplar aramak çok heyecan verir. Tabi tabi! Çok merak ediyorum bu yalanları uydururken cidden inananlar da var mı acaba?

Açık söylüyorum hep de söylemişimdir -itici olmamı sağlayan bir neden daha- en nefret ettiğim şeydir yeni biriyle tanışmak. Ya tamam insanlar hayatıma girsin ama sıfırdan tanımıyım hani senelerdir tanıyomuşum gibi olsunlar. Gelişmedi mi daha böyle bir teknoloji?

Bunalıyorum sıkılıyorum poff ne karın ağrısı bi alışkanlık sürecidir bu. Konuşcak konu bulamam, yemek yiyemem, düşücelerimi dile getiremem, kalkışsam tam tersi manaya gelen cümleler kurarım. Tanrım ne vahşi bi insanım. İşime gelmezse selam bile vermiyorum. Kendimden soğudum yemin ederim bu yazıyı yazarken. İtiraflarımı dile getirince çok mu sevimli gözükürüm sandım acaba nedir bilemedim ki. Neyse başladık bitiricez artık..

Şöyle bikaç kişi olsun benim hayatımda sonsuza kadar mutlu,mesut,rahat,cıvık,salya,sümük,kavga, gürültü, patırtı, kükürtü yaşayıp gidelim işte nedir?!

Bunun yanında yeni insanların arasında çok rahat olanlara da imrenmiyo değilim. Tamam kabul kediyim uzanamadım ciğere bi kere,mundar ilan ediyorum. Nasıl bir rahatlıktır arkadaşım o öyle, espriler sataşmalar eleştirmeler ohh ne ala. Kırk yıllık kuzu sarması. Yıldızı çok parlak diye bi tabir var bu ara çok meşhur, işte bu arkadaşlar bu sıfatlara cuk oturur. Bi de şeytan tüyü var
derler ya işte ondan.

Benim gibi biriyse samimiyeti kurana kadar kılı kırk yaran göbeği çatlayan insanlar da toplum arasında hep buz dolabı lakabıyla gezeriz. Gezeriz derken azınlığız bi de ne acı, sesimiz de çıkmaz.. Sesimiz çıkınca nolcaksa, adam toplayıp kavgaya gidiyorum sanki iyice saçmaladım. Plansız yazılar böyle oluyo işte zırvalamama birkaç cümlede noktayı koymayı planlıyorum şu an.

Ben de ucundan kıyısında yeni birilerini tanımanın zevkini yaşıyorum bu aralar. Ama tanımaya çalıştığım insanların ruhu duymuyor. Ajan gibiyim, hey büyüyünce ajan olmaya karar verdim, işte benim mesleğim buymuş meğersem. Yazdıklarından dinlediklerinden birkaç fotoğrafından nasıl insanlar olduklarını kafamda tasarlayıp bi de bi güzel inanıp arkadaş belliyorum sanki onları kendime. Ne var? Tek farkı iletişim yok. İletişimde olduğunuz arkadaşlarınız çok mu arkadaş??

Bir de şöyle bir can sıkıcı durum var biz buz dolaplarında. O kadar işkenceler çekip tam birine alıştım diyoruz, o da çıkıp gidiyo hayatımızdan. Hay Allahım neyin peşindeysem!!!

Gelen gideni aratır mı unutturur mu bilmem ama,
Ben artık gelen gitmesin
Gitcekse de gelmesin
İstiyorum…

12 Nisan 2009 Pazar

Kandır Beni




Neden sürekli mantıklı olmam gerekiyo?
Sorumluluk almak istemiyorum hiçbir konuda
Evet efendim reddediyorum büyümeyi
Şimdi sokağa çıkıp sek sek oynayalım
Ama önce bir tebeşir ve oval bir taş bulmam lazım..
Annemin balkondan bana seslenmesini istiyorum
Dizlerim kabuk bağlamış, bisikletle akrobasi yapmak da nerden çıktı?
Sütten oldum olası nefret ettim
Kalsiyum çocuğum peynir ye bari
Annem bir melek, babam bir kahraman
Daha iyi anlaşmazmıydık?
Ve bi dolu arkadaş,
Gerçek arkadaş !
Bırakın günler ileri, yaşımsa geri saysın..
Lunaparka gitmek için ders çalışsak
Ya da çikolatalı dondurma aşkıyla uslu otursak
Komşuların kapı ziline basıp kaçalım
Kum tepelerinden yuvarlanalım toz toprak
Söz sineklerin kanatlarını kopartmıcam
Sadece kandır beni
Yarın sabah 10 yaşında olcam ben
Yalan söyle
Artık olmıcaksa,
Anlık mutlu olayım
Lütfen…

6 Nisan 2009 Pazartesi

aklım bilemedi !!!

Asansör ve kahve makinalarının birer dişi varlıklar olduğunu hesaba katarak ‘I’ll kill her’ diyorum ve dinliyorum ve dinletiyorum…




İnsanları anlamakla onlarla anlaşmak farklı şeymiş, an itibariyle anlamış bulunuyorum.

Bir arkadaşım vardı kimseyi anlamadığını, kendi düşüncelerinin hiçkimseyle uyuşmadığını söyler dururdu. Üzülürdüm yalnız kalacak bu çocuk diye. Ama nedense herkesle de gayet iyi geçinir, kimseyle didişmez, herkes de pek severdi kendisini. Çevresinde her türden insan, hepsiyle aynı ve yakın samimiyetteydi..


Gel zaman git zaman onu yakın markaja almaktan sıkıldım ve kendimle uğraşmaya başladım artık. Ben ne durumdayım diye ‘yokladım’ insanlarla ilişkilerimi ki yoklamaz olaydım. Sonuç tam bir felaket. İnsanları gayet iyi anladığımın hep farkındaydım zaten, o konuda bir sorunum yok. Evet herkes farklı kişiliklerde beklentilerde olabilir hı hı eved (bilmişim de biraz). Ama sorun şu ki özellikle anladığım kimseyle anlaşamıyorum. Anlamadığımın da zaten olmadığını düşünürsek anlaştığım insan da yok olmuş oluyo hı hı eved (bak hala!) .

Sonra kendimi de ‘incelemekten’ sıkıldım, daha bi sıkıcı geldi çünkü. Günlük hayatta kullandığımız eşyaları ve makinaları ‘irdelemeye’ başladım. Kaç kişi asansör ve kahve makinasıyla kavga halinde olur ki? Sorarım…

İnsanları anlama yetimi eşyalar üzerinde göremeyişim bana zarar veriyo, ama arkadaşlarıma gayet eğlenceli geliyo hı hı eved. Bi işe yaradım sanırım (a-ah bende mi herşeyin iyi yönünden bakan polyanna oluyorum yoksa, imdat!)

Gelelim asansör ve kahve makinasıyla olan münasebetime. Hayır ben şimdiye kadar ‘bunların da hep bozuğu bana denk geliyo’ deyip kendimi şanssız saymıştım. Meğersem bozuk olan onlar değil benim anlayışımmış.

3. kattayım ve 1. kata inmek istiyorum. Asansör şu anda 2. katta, çağırmak için yukarı düğmesine mi aşağı düğmesine mi basarsınız? Benim bildiğim ben yukarıdaysam ve asansör aşağıdaysa, yukarı çıkması için yukarı düğmesine basarım. Boşuna mı ‘asansör çağırmak’ eylemini yapıyoruz? Asansöre komut verirsin ben burdayım diye gelir kardeşim.. Meğersem öyle olmuyomuş. Sen ne yöne gitceksen o düğmeye basman gerekiyomuş. Ben 3 teyim, asansör 2. katta, 1. kata inmek için aşağıya basmam lazımmışmışmış. E çok mantıksız. Ama tamam herkes yanılıyo olamaz, asansörün bozuk değil benim yanlış bildiğimi kabul ediyorum.. Yine de MAN TIK SIZ!

Kahve makinası biraz daha karışık. Bir gün ders arasında sıcak çikolata içmek istedik arkadaşla ve gittik pek sevimli, her işlevi gören, mis gibi suyunu da erkekler tuvaletinden alan makinanın yanına!. Sıcak çikolataya ait olan düğmenin altında şöyle bit not var. ‘sıcak çikolata (şekerli)-şeker ayarı yoktur’. Bence makine bize diyor ki ‘arkadaşım zaten içinde şeker var biz öyle veriyoruz, sen bi de şeker ayarı yapmaya çalışma, yok öyle bi ayar’. Uzun saatler süren hararetli tartışmalar sonucu meğersem öyle demek istememiş kendileri. ‘şeker ayarını biz yapmadık siz yapın demek istemiş’ . Diz çöküp bardağın çıktığı ve kahvenin dolduğu girintiye soktum kafamı ve evet şeker at diyince bi güzel boşaltıyo toz şekeri. Öyleymişmişmişmiş. Ama çok MAN TIK SIZ yah, ağlıycam..

‘vay salak’ dediğini duydum, lütfen çok ayıp !!! saf olabilirim biraz belki ama benim de böyle bir anlayış tarzım var LÜTFEEEN!!! Bunu tarza bağlamam da güzel oldu hı hı evet (bilmiş kare bilmiş)

Evet görüldüğü üzere asansör ve kahve makinasıyla da anlaşamıyorum.. İnsanlardan farkı bi de anlamıyorum..

Yazı boyunca farkettim ki irdelemişim, incelemişim, yargılamışım… bi de ‘ırgalamak’ var ki oldum olası komik bulmuşumdur bu kelimeyi..bi ara bişeyleri de ırgalamak istiyorum hı hı evet =)

5 Nisan 2009 Pazar

GİT ! TİM

dinle ve hisset...



Bir BAVUL hali hazırda şimdi yanımda..
İçinde bana ait şimdiye kadar kullanılmamış bundan sonra da kullanılmaması muhtemel gereksiz IVIR ZIVIR eşyalar..
Bir telefon kılıfı, bir patik, bir çift boş kalem pil, yazmayan birkaç tükenmez kalem, ÇİRKİN bir akvaryum süsü, ikiye ayrılmış cam küpeler…
Odamdan özenle ayıkladığım sanki atılması gereken ama illa ki var olan lüzumsuz şeyler. Kimisinin rengi kaçmış, kimi TOZ tutmuş, kimisi ise paslanmış..
Benim için ne ise bu eşyalar,ben de içinde bulunduğum hayat için öyle(Mİ)yim ?!
Eşyaların çirkinliğinin aksine çok şık bir bavuldalar.. Dışarıdan bakıldığında ne de HOŞ bir bavul ya da hayat!
Kaç saattir dizlerimin üstünde duruyorum bilmiyorum. Halının izi çıkmış diz kapaklarımda, acımış ÜSTELİK farkında da değilim..
Yaslanmamışım bile hiçbir yere sanki çok güçlüymüşüm gibi, tıpkı bir EŞYA.. Bırakıldığı yerde kalakalmış.
Bir şarkı kulağımda hiç susmuyor, sürekli başa sarıyor.. Ezberledim mi ? BELKİ !
(ovi va voi – refugee)
Başlangıçta bir kadın sakin, kırılgan, ŞEFFAF, tertemiz bir seste.. Beni de sakinleştiriyor..
Ardından ‘already’ son kelimesi oluyor ve susuyor..
Ritm kazanıyor birden şarkı. İçimde kelebekler uçuşuyor, sonraki saniyeleri merak ediyorum..
Tekrar o ses.. Şarkı hızlanıyor.. Kalp atışlarımın hızla arttığını hissediyorum, sanki boğazımdan çıkıp gidecek.. Neyin tesellisi? Neyin ümidini aşılıyor bana?
Sonlara doğru tekrar yavaşlıyor, tüylerim diken diken.. Bitiyor.. Tek verdiği HÜZÜN, buz gibi..
Birkaç saniye sonra yeniden..
Periyodik olarak kaç kere dinledim ve kaç kere hiçbir şey görmeden, hiç kimseyle konuşmadan ve hiçbirşey yaşamadan, BİLMİYORUM..
Pencereden sızan GÜNEŞ bavuluma vuruyordu bir vakit. Şimdi hava da kararmış, farkında değilim.. Kendi içimdeki karanlıkta boğulmuşken gerçek geceyi fark etmem imkansız..
Bir bavul daha hali hazırda şimdi bir diğer yanımda.. BOŞ..
Bir ayna görüyorum duvardan duvara.. Kendime bakmaktan ölesiye korkuyorum ama titreye titreye yine de bakıyorum..
Gözlerim..Sanki kör…
Tenim..Benim değil…
Hayatım boyunca hiç yapmadığım makyajı yapıyorum kendime..
Kıpkırmızı bir RUJ, boğarcasına fondoten, masmavi bir far ve simsiyah bir göz kalemi..
Olamadığım gerçi hiç de olmak istemediğim biriyim şimdi aynada yalnızca..
Söyle.. Sen söyle.. Şimdi oldu mu? Bu muydu istediğin..
Midem bulanıyor.. Hıçkırıklara boğularak akıtıyorum renk cümbüşünü suratımdan..
Renk anlayışın buysa, bırak siyah kalayım..
Aynadaki yansımamın hemen yanında bir ADAM..
Gülümsüyor.. Zaten hep gülümserdi.. Göz kapaklarını açamıyor kocaman yanaklarından taşan kahkahalar yüzünden..
Senin yüzünden her şey.. Sıradaki günah keçimsin, AFFET…
Hayır o bavul atılması için hazırlanmadı..
Hayır henüz ölmek için fazla korkağım..
Sadece UZAK..
Uzaktasın ama fikrimden bir milim ötede değil.. sıra bende.. gidiyorum..
Bir süreliğine belki de ebediyen..
Kollarım..bacaklarım..
Sanki üzerimdeki giysiler eriyor..
Gereksiz eşyalarla tıkabasa güzel bir bavul ve yanında bomboş eskimiş bir tane daha..
Gittiğim yerde boş olan dolar da diğeri artık çöpü boylar mı? Tek temennim..
Ama hayaller de ne kadar gerçek olur ?! Şimdi tek merakım..
Renkler.. ONLAR da gereksiz..
Benim renklerim SİYAHmış öyle derdin..
Hayır değil..
Herkes gibi sen de yanıldın.. Çünkü sen de beni hiç tanıyamadın..
Yalnızlıktan yorulur muymuş insan?
Ben çok yorgunum..

2 Nisan 2009 Perşembe

düşünmesem...



Eğitim hayatımın son birkaç ayına girmişken ilkokul bilgilerimi sınar oldum. Somut - soyut kavramlar nedir? Öznel nesnel? Elle tutulur gözle görülür olunca somut oluyomuş. Acı denen kavram soyut öyleyse. Peki ya duygusal acı ile fiziksel acının farkı nedir? Evet kesinlikle kavram bilgisi diye ayrı bir ders olmalı ilkokulda ki üniversiteden mezun olurayak bi de hayatın çirkin yüzünü gördükçe çelişkiye düşmesin insanlar.

Aylardır acı çekiyorum. Parmak uçlarım uyuşuyor, ellerim buz kesiyor, kalbimin sıkıştığını, soluğumun kesildiğini hissediyorum. Hayır öyle fiziksel bi hastalığım da yok işte, sorun burda başlıyo. Düşünceler, düşünmeler kafamın içinde kendi kendime sorduğum sorular fakat kendi kendime bir türlü bulamadığım cevaplar..işte beni bunlar hasta ediyor. Şöyle bir hap üretsinler, aklımızdaki bizi yoran düşünceleri birden alıp götürse.. Gelecek kaygısı bir yandan, sen bir yandan, o öbür yandan,bu diğer yandan.. Saatlerce düşünceler düşünceleri kovalıyor. Sonunda ağzımı açıp tek kelime edemicek derecede yoruluyorum..

Bazen deli deli düşünceler de geçiyor aklımdan. İnsan canını sokaktan bulmamış ya somut bir acı soyut olan düşünsel acıları yokeder mi? N’apsak? Hadi kendimizi keselim!!! Tamam tamam o kadar da uzun boylu değil..

Peki ya nedir çaresi? Gamsız olmak vardı şu acımasız hayatta. Hayat bile acımasızken ben niye acı çekiyorum di mi? Ne ironik…