13 Eylül 2009 Pazar

Ankara'yı aldatıyorum eved...

Seviyorum Ankara’yı.. Hani öyle herkes gibi değil. Alışkanlıktan öte şehir olarak seviyorum burayı. 15 yıl olmuş. Çok bi hatıramın olması gerekiyor değil mi? Olmuştur belki de ne bileyim!
Bi kere yaşaması kolay bi şehir hiç öyle monoton, metropol, kozmopolit, interpolasyon ıgıdık bıgıdık demeyin. Benim gibi yön kavramı sıfır olan, bi yere 50 kere gitse de kaybolmayı beceren bi insan bile Ankara’da rahat yaşar. Ayrıca tek başıma gezmeyi tozmayı seven biri olarak söylüyorum acaip zevk alınır bu şehirden. Asosyal olup da sinema, tiyatro, sergi gibi tek başına yapılan sosyal aktiviteler.. Cafelerde sokaklarda yemek yemeceler.. Kulağa mp3 çaları takıp boyunda fotoğraf makinesi o bozkır senin bu çimenlik benim şipşakçılık yapmacalar.. Veee bittabi alışveriş çılgını olarak koccaman alışveriş merkezlerinde sabahtan akşama, ölene kadar mağaza gezmeceler. İşte bu yüzden seviyorum bu şehri. Yalnızlığın hiç de sıkıcı olmadığını kanıtlıyor insana (bana)...
15 yılın ardından Ankara’yı terketme fikri hiç cazip gelmezdi ama babamın tayini cennete çıkınca işler değişiyor haliyle! Gelene kadar da bilmezdim böyle bi yerin cennet olduğunu. Tamam cennet kavramını ne kadar iyi bildiğim de muamma ama cennet gibi denince ‘gibi’ biraz fazla kaçıyor bu diyar için.
Ankara’dan sabah 4 gibi yola çıkıyoruz. Önceden arabayı kullanmak için babamdan anahtarı kapmak uğruna binbir taklalar atarken şimdi ikimiz de bi gözü kapalı uyku sersemi anahtarı birbirimize fırlatıyoruz. Sonunda ben galibim.. Uyuya uyuya, hangi dereleri tepeleri aştık hiç görmeden Afyon’ da açıyorum gözümü. Annemin ağzından çıkan ‘kahvaltı’ sözcüğü büyük ihtimal beni dürtüp de uyandıran şey (pek severim :P)
Tekrar yola çıktığımızda uykumu almış ve karnımı da doyurmuş olduğumdan, haliyle babamı yan koltuğa uyumaya terkedip, şoför görevini zevkle üstleniyorum. Denizli, Muğla derken Marmaris’te sırf etrafı seyretmek için babama geri veriyorum direksiyonu. Bahanemse pembe bir yalan - yoruldum ben - =)
Marmaris çok içiçe geliyor bana. Heryer vıgır vıgır turist kaynıyor. Sıcak mı sıcak ayrıca. Sevmiyorum böyle yerlinin yabancı yanında azınlık kaldığı, heryerde barlar, keşmekeş, tatil kavramını içip yatmak olarak algılayan -algılatan- tatil mekanlarını.. Alışkın da değilim zaten.. Hiç oyalanmadan pek övdükleri Datça’ ya, babamın emekli olmaya karar verdikten sonra son anda vazgeçmesine sebep olan Datça’ ya, doğru devam ediyoruz..
Datça...
Bir yanı Akdeniz bir yanı Ege...
Yarımada’ ya girip de ilçeye ilerlerken zeytin ve badem ağaçları karşılıyor bizi.
Sağ tarafta az ilerde tepelerin üstü rüzgargülleriyle bezenmiş. Sanki biri gelmiş öylesine serpiştirip gitmiş gibi.. Ne de çoklar.. Demek ki pek bi esintili buralar diye düşünüyorum ki sıcağı hiç sevmemem daha bi sempatik gösteriyor burayı gözümde.
İlk bir kaç gün ben nerdeyim, neyin nesi kimin fesi burası diye çıkıp gezmek istiyorum ama yok sevgili annem zaptediyor beni. Ev yerleştirmekle geçiyor zaman. Ne zaman ki hava kararıyor işte o zaman babamı da ikna edip atıyoruz kendimizi sokağa..
Gündüzünü bilmeden gecesini öğreniyorum Datça’ nın. Yaz sonu olduğu için çok kalabalık değilmiş -hayır zaten normalde de değilmiş- kalabalığı severmişim gibi böyle bir iknaya kalkışıyor babam. Karanlık olduğu için mi, keşfetme arzusundan mı yoksa sadeliklerin güzelliğinden mi bilmiyorum bi saflaşıyorum ben.
Sahil boyunca dikkatimi çeken hoşluklar...
Denize inerken bir göl çıkıyor kaşımıza. Çok büyük değil, bir yanı bakir kalmış sazlıklarla çevrili, bir yanı ise ufak bir yol yapmış kendine ve denizle buluşmuş. Gölün sazlık kısmı bataklıkmış ve sıcak su kaynağı varmış, denize doğru olan kısmı ise daha bi ılık daha bi girilesiymiş ( babamın anlatımıyla).
Gölle denizi ayıran kısa mesafeli bir yol var, yolun üzerindede 2 katlı taş bir bina. Ne olduğunu anlayamadım, kapalıydı ve üzerinde herhangi bir bilgilendirme yazısı yoktu. Olsun yine de yukarıdan bakıldığında harika görünüyor. =)
Sahil yolundan devam ediyoruz. Deniz kenarında bir çok cafe, bar, balık restoranları var. Özellikle balık restoranlarının sahile hazırladıkları masalara hayran kalıyorum. Çilingir sofraları kurulmuş, turistler yerliler hafif esintili denizin serinliğinde yemeklerini yiyip alkol eşliğinde sohbet ediyorlar.
Ve tabi akıllarda en çok kalacak olan çeşit çeşit tekneler, yatlar. Bir teknenin yanından geçerken babam kulağıma eğilip şurdaki tekneye bak diyor. İçeride saçı sakalı salmış çok sayılmasa da yaşlıca bir adam televizyon izliyor. Teknenin ön kısmında toplanmış tentenin havada kalan kısmında belli ki kendini zorla sığdırmış miskin bir kedi ve önünde de devasa boyutlarda ama pek bi sevimli, en az kedicik kadar da tembel bir köpek uyuyor. Biraz uzaklaşınca babam hikayesini anlatıyor adamın. İstanbullu çok başarılı bir elektrik elektronik mühendisiymiş. Birkaç sene önce kafasını dinlemek için ilk defa Datça’ya gelmiş ve geliş o geliş. Anında emekli olmuş, malı mülkü satıp yerleşmiş buraya. Vay anasına ne cesaret diye ağzım bir karış açık düşüncelere dalıyorum...
Kendime geldiğimde nefes nefese kaldığımı farkediyorum. Sahilden içerilere doğru ilerliyoruz. Tüm sokaklar dik yokuşlardan oluşuyor. Bu da Datça’ da araba kullanımını minimuma indirmiş. Motor ve bisiklet revaçta yaşasın, bisikletimi kapıp gelmeliyim Ankara’dan eved =)
3 katı geçmiyor binalar. Alt katlarda mini shoplar, her sokakta mutlaka bir tane Datça ürünleri satan dükkan var. Zeytin, zeytinyağı, zeytinyağlı sabun, kavruk badem, yaş badem, taze badem, bal, balbadem :) ohh misss...
Cumhuriyet meydanı...
Olmazsa olmazdı, mutlaka olmalıydı.
Bir cumhuriyat meydanı.
Meydanın orta yerinde delikler,
Deliklerden süpriz yumurtadan çıkar gibi ara ara fışkıran sular,
Suların üstünde ordan oraya atlayan çocuklar.
Kenarda bardak gibi dizilmiş palmiyeler,
Bittabi devasa boyutlarda bir Atatürk büstü
ve hemen yamacında Türk bayrağı.
Denize bakan kısmında merdivenler,
Sıra sıra merdivenlerde oturmuş insanlar
ve herkes aynı yöne bakar.
10 küsur yaşlarında bir oğlan çocuğu
Ne de güzel sesi var,
Her türlü enstrümanın da hakkını veriyor.
Peki ya kemancı gence ne demeli?
İnsanı mest ediyorlar müzikleriyle.
Çakılıp kalıyoruz.
Üşüyoruz,
Donmaya yakın
Gözümüz arkada uzaklaşıyoruz...
En ağzımı sulandıran ise yanyana dizilmiş ev yemekleri yapan mini dükkanlar. Ertesi gün gelip mutlaka burda yemek yemeliyim diye söz veriyorum kendi kendime. Geliyorum da..
Yemekleri yapan anne kırk yıllık yeğeniymişim gibi buyur ediyor beni. O bir yandan yemeklerini ballandıra ballandıra sunarken evin babası sokağa bakan kaldırımda tek kişilik bir masa gösteriyor oturmam için. Geçip kuruluyorum masaya. Çok geçmeden evin küçük oğlu elinde bezle bitiyor yanımda. Hoşgeldiniz diyip masayı siliyor, nasıl da sevimli ufaklık. Koca bir tabak mantıyı mideme indiriyorum. Enfessss =) Özeniyorum da bir yandan nasıl mütevazi nasıl sevimli huzurlu bi ortam burası...
Sahil yoluna inerek daldığımız datça turuna tepelerden araba yolundan dönerek son veriyoruz.
Hayır veremiyoruz..
Çünkü ben bu sefer de manzaraya takılı kalmış durumdayım..
Ve söylenecek tek bir cümle yetiyor bana eve dönerken, bir harika Datça’ nın gece manzarası.
Gündüzünde ise denizin tadını çıkarıyorum sabahtan akşama kadar. Şezlonglar varmıştı günlüğü 3liradan, eğer cafesinden alışveriş yaparsan 10lirayı aşkın, şezlongun parasını almıyorlarmıştı. Şezlongları sallamıyorum bile. En sakin, göz önünden uzak bir yere seriyorum havlumu ve güneşle kavuşmanın sevinciyle uzanıyorum..
Sabahın köründe denize girmeye herkesler işkence derken bana bir güzel keyif veriyor ki sormayın gitsin. Serinlemek için suya girmeye yelteniyorum. O da nesi ayak parmağımın ucu suyla temas ettiği anda tüylerim diken diken.. Alışırsan senelerce akdenizin hamam suyu gibi denizine burda afallarsın böyle Damla hanım. Umrumda değil dalıyorum suya.. Sabahın taptaze, kıpırtısız, berrak mı berrak ve dondurucu suyu inanılmaz mutluluk veriyor bana. Sırtımda hissettiğim soğuk her nekadar nefesimi kesse de sorun değil..
Su üzerinde sırtüstü yatıyorum gözlerim kapalı. Kulaklarım suyun içinde, yunus sesini andırıyor suyun kıpırtısı. İşte en çok özlediğim.. Budur..
Saatlerce güneşin altında kitaba dalarsan, kitaptan arta kalan zamanda da uykuya dalarsan istakoz gibi olursun bittabi. Akşama çıkıyor haliyle acısı. Ah bi akşamı olsa günlerce çekiyorum yanık ten işkencesini. Olsun bu sene 1 günlük tatilim de varsın böyle iz bıraksın.
Datça canımı çok yaktı,
Ama yine de gidesim var.
Ankara’ dayım yine yeni yeniden..
Ailemin özlemiyle,
Datça’nın çekiciliği..
Ne zamandır Ankara’dan kaçmak istiyorum???

6 Eylül 2009 Pazar

merhaba, ben Datça...

Kırmızı Halı?

''kelimeler olmadan da konuşabiliyorum ben'' dedi..
duydum..


tatlı - tuzlu
sıcak - soğuk
büyük - küçük


''güneş doğar güneş batar..
ama insan uyumaz bazen,
düşünür!''


birkaçı yeterdi...


koşabileceğime inanıyor musun?


gelen giden
esen geçen
susan duran
seven sevilen


her rengini seviyorum,
senin!


dönme...


kopyalayıp yapıştırmalı..


yandan çarklı..


havlamayı huy edinedursunlar
biz yola çıktık çoktan..


uçmak mı?
yüzmek mi?


kıyıdan kıyıya noktaları birleştirmece...
sonuç?
dinlence!


esinti...

Her yerde.. Her zaman.. Her daim..

3 Temmuz 2009 Cuma

Meraba ben şuursuz...





Ne fena başını dışarı uzatıp, adımını sokağa atıp da
İstediğim yere gidememek.
Ah ne tuhaf hergün sokaklarda yüzlerce insan görüp de
Hiçbirini tanımamak, ismini dahi bilememek.
Ne acı caddelerde yalınayak dolaşamamak.
Ne kötü deniz üstünde yürüyememek,
Ateşle oynayamamak,
Bulutlara sarılamamak.
Ne yazık görünmez olamamak,
Zamanda yolculuk yapamamak.
Ne komik sevip sevilmemek,
Sevildiğini bilememek...

Sanırım artık olağan bir yaşama biçimini yadırgıyorum, hatta direk reddediyorum. Durup dinlenip başa sarıp bunları düşünüyorum. Süper kahraman olmak gibi bir niyetim yok elbette. Kimsenin de hayatı şahsen beni ilgilendirmiyor. Öyle bildiğiniz süper kahramanlardan olamam. Aman hayat kurtarıyım, yok efendim kötüleri cezalandırıyım falan ı ıh öyle beklentileriniz varsa baştan çıkarın kafanızdan. Gayet kendi seyfi sefamı sürme çabasındayım.

Evet kendimden yeterince nefret ettirdiysem devam ediyorum.. Hiç farkettiniz mi bilmem ama artık deliler akıllıca konuşur, akıllı diye adlandırdığımız güya psikolojisi sağlam insanlar delice düşünür oldu. Hangisinden korkulur siz düşünün artık. Ben deli değilim, akıllı da sayılmam. Ama artık bu isteklerimi gerçekleştirememek beni rahatsız ediyor.

Ne dediğimi bilmiorum ama yine de kendimi durduracak değilim...

Melankolik başladım
Sakin ilerledim
İsyan ederken
İtirafla bitirdim
Ve son olarak

Ne ironik bir türlü mutlu olamamak...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

kaderin ağlarını örmesi?!

paypaytya :)

bazen ağzımı açıp tek kelime edemem




hiç bitmesin istersin ya
nefesini tutsan da zaman akar

huzur

bir masal



akçakoca çarşaf misali suya yansır
tekneler bakakalır
güneş batar
ben ağlar...

camiler bi garip burda

sonra...




dingin bir deniz
hafif bir esinti
güne veda...

atlasak mı?

güneş denizi öperken

bir köyceğiz

üç kafadar

tırıs tırıs

geçit yok

boynuz kulağı geçermişti

çimen üstü köprü

bir sonu varmış

güneş bir dünya

yeşilde uzak yeşilde yakın

nilüferler açmazken

abanta nazır

tahtalardan köprüler

3 Mayıs 2009 Pazar

bazen renksiz...




bazen görünmez gibi hissediyorum
insanlar bakıyorlar ama görmüyorlar
üstüme yürüyor kalabalık, arsız
bazen sadece bir bedenden ibaretim
üzerimde giysiler
ayaklarım çıplak
bir caddenin tam ortasında
ellerimle gözlerimi kapatmış dikiliyorum
arabalar olanca hızıyla geçiyor sağımdan solumdan
sadece duyuyorum
kollarım yara bere içinde
saçlarım dağınık
bazen unutuyorum
adımı
bazen tanımıyorum
yüzümü
siyahım...
bazen kimseyi sevmediğimi düşünüyorum
arkadaşlarımı ailemi kendimi
korkak, cesaretsiz, aptal
kaçıp gitmek hayal...
bazen nefes bile almadığımı farkediyorum
konuşmadığımı
duymadığımı
yaşamadığımı
bazen ölmek istiyorum...

2 Mayıs 2009 Cumartesi

ne güzeldir yollarda olmak şimdi !




‘Beni bu havalar mahvetti’ demiş ya Orhan Veli, ben de şöyle bir düşününce ‘Beni bu yollar kendime getirdi’ diyorum.

Öyle çok fazla uzun yola çıkmam aslında, sene de birkaç defa. Belki de bu yüzden uzun seyahatler beni her zaman heyecanlandırmış ve hatta mutlu etmiştir. Özellikle yalnız yolculuk yapmak ayrı bir tatdır benim için. Gerçi otobüse ya da trene binip hareket vakti gelince gereksiz bir hüzünlenme yaşarım. Nedenini hala saptamış değilim. Beni uğurlayacak insanlarla uzun sure görüşmeyeceğimden değil ya da onlara çok bağlı olduğumdan, ya da terkettiğim şehri çok sevmemden.. Hiçbiri.. Ama cama yaslanıp el sallamak ve ardından gelen birkaç dakika gözlerimin buğulanmasına yetiyor sebepsiz. Fakat sonra…

İşte başlıyoruz. Otogardan çıkana kadar herkes hala yerleşme çabasındadır. Eğer yanımda biri yoksa ben zaten sırt çantamı yan koltuğa fırlatıp çoktan yerleşmişimdir. Yok illa şanssızlığım üzerimdeyse ve yanımda şişman bi teyze oturuyorsa mecbur sırt çantası kucağımda yayılmış ya da yeri boylamıştır.

Otobüsteki görüş alanıma giren diğer insanları şöyle bir gözden geçirirken muavinin bıkkın ve bir hayli ağdalı konuşması duyulur. ‘Sayın yolcularımız iyi günler falan fıstık bıdı bıdı bıdı bıdı…’ Ardından kendimi yoklarım, ne yapmak istiyorum diye. Tamam biliyorum komik geliyor kulağa 1metre karelik alanda tenis oynıcak değilim ya. En fazla müzik dinlerim, ya da kitap okurum. Hiçbirini canım çekmezse camdan dışarıyı izlerken sızarım. İşte bu seçenekleri ben dallandırıp budaklandırıyorum. Bir kere yanımda birden fazla kitap vardır; şu anda okuduğum, bundan sonra okumak istediğim, daha once okuduğum ve tekrar okumanın iyi geleceğini düşündüğüm, ha bir de mizah dergim de illa ki çantamdadır onu da unutmayalım. Müzik seçimine gelince, mp3 çalarımı ittire kaktıra bi sürü albüme boğmuşumdur kesin. Şimdi hangi albümü açıp da dinlesem? Özgürlüğü en iyi hissettiren neşe, hüzün aynı anda yaşatan cazz mı, içimde melankolizmi tavan yaptırıp belki ağlatacak ya da nefreti hırslandıracak rock ritmlerimi,kıpır kıpır vıkır vıkır indie mi, yoksa direk uyutacak klasik tınılar mı? Acaba otobüsün birazdan başlatacağı abuk filmi mi izlesem? Ya da benim uykum mu var ne? E o zaman da şehirleri, köyleri, küçük kasabaları, dağları, tepeleri, inekleri, kuşları göremem.. İşte bunların aklımdan binbir soruyla gelip geçmesi ortalama 10-15 dakikamı alıyor.

Sonrasında ne mi oluyor? Ne olacak ben yine plansız elimi çantama atıp ilk gelen kitabı okumaya, mp3 çalardaki şarkıları da rastgele seçip dinlemeye başlıyorum. Eved 15 dakikalık karın ağrısı boşunaydı.

Kitap okurken genelde bir rol edinirim kendime. Hayır öyle sanıldığı gibi ne yazar ne de baş kahramanımdır. Genelde 5 sayfa da bir ortaya çıkan figuran gibi bi rolü olan kız erkek farketmez biri olurum işte. Böylece sayfalarda kaybolmuşken adımı gördüğüm anda ‘heh sıra bende’ deyip havalara girebilirim. Bazen ana kahramanın kapı komşusu bazen polisin yardımcısı, bazen de baştan beri suçlanan ama kitabın sonunda herkesi şaşırtacak masum zanlı. Kimi zamansa bir kedi; sokakta dolanıp, yine kahramanın evden çıkarken başını okşadığı pasaklı.

Ne zaman gözlerim ağrımaya başlar, boynum tutulur o zaman kitabın arasına bir ayraç atar dinlenirim. Ve şimdi yolculuk sırasında en sevdiğim aynı zamanda en nefret ettiğim kendime engel olamadığım ana gelmiştir. ‘Düşünce faslı’… Fırtınası desem çok daha doğru olur. Kitap okurken ki kadar gözlerim ağrımaz belki ama beynim çok daha fazla yorulur.

Nereden başlar hiç bilmem bu düşünceler, ya kitaptaki olayların sonunu tahmin etmeye çalışırken ya da otobüste acaba bu insanlar ne amaçla yoldalar gibi soruları kendi kendime
cevaplamaya çalışırken. Bilemiyorum.

''Bugünü düşünüyorum, hayatımdaki insanları.
Geçmişimi düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum,.
Yaşadığım olayları bir bir yeniden yaşıyorum.
Mutluluklarımı, hüzünlerimi..
Acı olayları unutmak için o kadar çaba sarfetmişken,
Şimdi inadına hatırlamaya çalışıp ne olmuştu diye daha da acı çektiriyorum kendime.
Geçmişe daha geçmişe uzanıyorum.
Çocukluğuma..
Annemin babamın gençlik yıllarına..
Kreşten arkadaşlarımın isimlerini simaları anımsamaya çalışıyorum.
‘Bir film şeridi gibi geçiyor hayat gözlerimin önünden’
Hayır canım ölmüyorum =)
Aptal bir sırıtma oturmuşken suratıma,
Sorunlarımı çözmeye çalışırken buluyorum kendimi.
Karnıma ağrılar giriyor.
Kimilerini çözüyorum.
Sonra daha başka çözülmesi zor sorunlar çıkarıyorum kendime..
Poff nefes nefese kalıyorum. Nerden geldim bu düşünceye. Bir türlü bulamıyorum…''

Sonra bu düşünce fırtınası yerini tiz sesli bir esintiye bırakıyor ve ben rüyaya dalıyorum.
Gözlerimi açtığımda muavin tepemde dikilmiş, ‘sıcak soğuk içecek servisimiz başlamıştır, ne istersiniz?’ diye soruyor. ‘Bir meyvesuyu lütfen, farketmez’ diyorum.
Ve başa sarıyorum…

En son 12 saat süren yolculuğumda hiç varmak istememiştim. İnsanlar ‘off ne bitmez yolculukmuş’ diye söylene söylene inerken, ben de onlarla birlikte söyleniyordum.
Tek farkla ‘ne çabuk geldik yahu!’ =)

29 Nisan 2009 Çarşamba

gittim gördüm yendim


oralarda kültür evleri varmıştı taştan duvardan...
-harran üniversitesi kültür evi-

ardısıra...


her kapıdan bir parça güneş..

her yolun sonunda bir parça karanlık

urfa kalesi



dayanamaz yersin


nefis urfa kebapları

güvercinler de poz verirmiş



antep kalesinden


ibrahim peygamberin aşağıya atıldığı yer imiş..sapan misali..

peygamberler şehri


şanlıurfa

urfa kalesine tırmanırken


her adımda arkamıza dönüp bakmak kaçınılmaz olmuştu..