4 Mayıs 2010 Salı

Datça' da Nisan

balıksızlıktan şikayetçi bir deniz ve babam


engin...


iştah açıcılar... ondan 1 kilo, bundan 2 kilo, şundan 3 kilo...






ayrılmaz ikili




uyumsuz ikili








deniz kestanesi


küçük mangalımız, küçük köftelerimiz, küçük domateslerimiz, büyük iştahımız...

'Eski Datça' ruhu yenilermiş





annem yorgun annem güzel annem huzurlu annem benim



mis kokulu taptaze kekik çayıydı, eski datçanın en eski açık hava kahvesinde, içtiğimiz








kalbi pamuktan teni taştan datça...


babamın aklından geçenler...




bir kapı süsünden beklenenler


'bak Damla karabiber ağacı, görmedim deme' dedi annem :)


mazoşist: 'söküp alasım geliyor adeta'




kışın kapısı camı kapalı datça


'harup dibi' sokağı demişler










bahar geldi aralansın panjurlar


terkedilmiş en eski evi...

17 Mart 2010 Çarşamba

“D”ene me (by Fatih Yüksel)

Dene dedim
Deneme dedim
Dur dedim
Deneyelim dedim
Denemedir dedim, dene
Denemeli de
Denenecek denek dedim
Dur dedi
Dimağına dair dene…
Dünya dedim;
Dört başı dönek dünya
Dönüyor insanları da dönüyor
Döndürüyor insanları
Dört dönüyorlar utanmadan, dönüyorlar…
Düzelmez mi?
Düzelir elbet, kıyamet…
Dert etmeli mi?
Dertlenmeli mi?
Dürtmeli mi?
Dürtülmeli mi?
Dürtecek! Bak güneşe yakıyor
Dağlayacak kavuracak
Dünya ya aldırmadan yakacak
Dur dünya inecek var
Desek
Durur mu?
Dene dedim, dene… Bir kere dene… “D”ene




Fatih/03.2010

9 Mart 2010 Salı

'ay' yerine 'güneş' le muhattap olmak



Şirkette oturmuş kağıtlarla, dosyalarla, bilgisayarla ve printerla boğuşurken birden gözüm saate takıldı ve şok oldum. Saat 18:00 olmuştu, yani çıkış saatiydi ve inanamadım. Normalde bu saatte havanın kararmış olması gerekmiyor muydu? Hatta şirketten çıkmadan birkaç saat önce güneşin batması, benim ofis lambasını yakmak için erinmem, iki saate yakın karanlıkta oturmam ve sonrasında gözlerimin ağrıdığını hissedip prize sürüklenmem gerekiyordu. Evet aynen böyle olması gerekiyordu. Çalışmaya bayıldığımdan ya da bugün hiç yorulmadığımdan değildi şaşkınlığım. Üzüldüm havanın bir türlü kararmadığına. Çok kötü bir olay yaşamışım gibi masama oturdum ve kara kara düşünmeye başladım. Evet havalar ısınıyordu, günler de uzuyor, haliyle güneşin batma vakti de gecikiyordu. Hüzünlendim çok. Yine mi yaz geliyordu? Bu gerçekle yüzleşmem gerekiyordu. Hiç sevmem ki ben yazı ve tabi ki aydınlığı. Kış olmalı bana her zaman ve her zaman karanlık. Uzun saatler ‘ay’ yerine ‘güneş’le muhattap olmak? Katlanılmaz! Bir teorim var; ayıların kış uykusu varsa, bence filler de yazın uykuya yatabilirdi. Fil mi? Evet!

24 Ocak 2010 Pazar

ki zaten kırık aynalar güzel gösterir beni sadece...





Eve geldiğimizde tüylerimizi diken diken eden serin bir hava çarptı yüzümüze. Dışarıdan farksız bu soğukluk da nesi derken, doğru ya 1 aydır evden uzaktaydık. Farklı şehirlerde, bilmediğimiz tanımadığımız insanlar vardı etrafımızda hep, gün boyu sevmediğimiz işi yapıp, laf olsun diye yemek sayılabilecek birşeyler yiyip, akşamları sevimsiz otel odalarında dinlenmeye çalıştık. Yeni yerler yeni yüzler! Hayır yok bize göre değildi, hiç olmadı. Ama el mahkumdu. Evim dediğim en sevdiğim en çok huzur bulduğum yuvamıza gelmiştik ama sanki bizim değildi, soğuktu bir kere! Birimiz mutfağa koşup kaloriferi yaktı hemen. Birimizse karnının gurultusundan tüm gün beste yapmaktan sıkılmış ne yemek yesek diye sarıldı buzdolabı kapağına. Haliyle evde yiyecek bir şey de yoktu. Yorgunduk her birimiz. Günlerce çalışmaktan, yalandan gülümsemekten ve sahte insanlarla muhattap olmaktan bitap düşmüştük. Birimiz bu kıyafetlerden bir an önce kurtulup özüme dönmeli, dinlenmeliyim diye düşünüp attı kendini banyona. Soyundu. Saçlarındaki tokayı çıkardı ve tuttu elinde. Banyonun o gereksiz koskocaman aynasında kendini gördü. İrkildi. Bu ben olamam. Omuzları düşmüş, hayattan bezmiş, gözünün feri sönmüş bu kız ben olamam. ‘Busun işte’ dedi aynadaki yansıması. ‘1 sene öncesini düşün. Mutsuzdun ama yalnız sayılmazdın. Kendini hep yalnız hissettin ama etrafında insanlar vardı illa ki oturup konuşacak, evde ailen sımsıkı sarılacak. Belki içten içe hep yalnızdın ama vardı işte birkaç somut insan. Ya şimdi? İşte şimdi gerçekten yalnızsın. Ne etrafında konuşacak insan, ne de sarılacak bir ailen var evinde. Mutlu musun? Hayır değilsin, ama meşgulsün. Öyle meşgulsün ki yalnızlığını sadece evine gelip de çırılçıplak aynaya baktığında benimle konuşurken farkedebiliyorsun. Ağlıyor musun şimdi de? Bırak ağlama, acındırma kendini. Şimdi ağlarsın, yarın susarsın ama unutma hiçbir zaman gerçekten gülemezsin. Ya da ağla! Ağla nasılsa en fazla bana, aynadaki yansımana rezil olursun. Şimdi ağla, yarın sus ve o yavan hayatına devam et.’ Elindeki tokayı fırlatıp attı aynaya. Ne ayna üzüldü bu duruma ne de yansıma. ‘Ki zaten kırık aynalar güzel gösterir beni sadece’ diye söylendi. Duşun altında öylece durdu bir süre. Göz yaşlarıyla aktı sular ayak uçlarına damla damla. Düşünmeden ağladı yalnızca su sesiyle. Çıktı sonra bornozuyla uzandı yatağına sırtüstü. Dikti tavana yarı kapalı gözlerini. Çivilenmişti sanki, biri alnından baskı uyguluyor gibi gömülmüştü yastığa başı. Ne zaman mutlu olacağım diye düşündü. Aklındaki tek soru buydu yine her zamanki gibi. Her zaman olduğu gibi 'mutlu olmak için ne yapabilirim?' sorusuna tenezzül dahi etmeden 'ne zaman?' diye isyan etti kendi kendine. Böyle gelmiş böyle giderdi işte. Melankolik bir pesimistten başka bir ilerleme beklenemezdi. Ya kendini başka işlerle oyalayıp unuturdu hayatı ya da 'mutluluk ne zaman?' sorusuyla ağlardı. Bir de kendini çok iyi bilir hayıflanırdı. Yine de iyileşmez, o hep hastalıklı yaşam tarzıyla sürdürürdü hayatını. Bitti işte bir buhran gecesi daha. Bittik her birimiz, bitirdik göz yaşlarını. Çok işe yarar gibi tükettik kendi kendimizi...


Yani;
Beni de sayarsak toplam ‘1’ kişiydik yine bu gece de
Ve yine ve yine ve yine...

22 Ocak 2010 Cuma

sadece dinle...

beirut - elephant gun

bazen..

okumak,

anlamak,

anlamaya çalışmak,

çalışmak,

istemez insan...

sadece dinlemek,

gözü kapalı öylece dinlemek ister...

12 Ocak 2010 Salı

Vahşi Kapitalizm !


Karnımızı doyurmak için
Ya da akıllıca davranmış olmak uğruna sevmediğimiz işi yapıyoruz
Şaşkınız çoğu zaman bilemiyoruz doğruyu yanlışı
Etimiz ne budumuz ne bilinçsizce yorumlar savuruyoruz
Doğruların çoğu aklımızdayken, yanlışları bir fiil yaşıyoruz
Yaşatılıyoruz!


Tahminler bitti hayata dair, hayal olmaktan çıktı
Artık gayet görüyoruz
Mutlu gibi davranıyoruz önce,
Sonra ‘mış’ gibi de yapamayıp isyan ediyoruz

Ne tuhaf!
Bir de elimiz ayağımız bağlı gibi itaat ediyoruz!
Bağlı mı yoksa değil mi onu bile fark edemiyoruz
Yoruluyoruz
Kızıyoruz
Korkuyoruz…

Başladık bir kere hayata ve büyüdük ister istemez
Yapacak bir şey
Kaçacak bir yer
Reddedecek cesaretimiz
Bağıracak nefesimiz YOK!

Büyüyoruz
Sunuyorlar
Yaşıyoruz…

8 Ocak 2010 Cuma

Uludağ' da kardanadamlar...

Zirvede yine de gözümüz yükseklerde hep daha zirveye hep daha yükseğe çıkma isteği var içimizde...




Tek bi noktadan gözümü ve kadrajımı ayıramadım nitekim bir çok kare fotoğraf çıkarttım...









Anne ve yavruları misali...



















Telesiyej - teleski - telefrik tartışmasını başlattığım an...














Babam da öğrendi daha ilk günden =)




Güneşin batımıyla aynı hızdaydı telesiyej...




Nokta!









''Yol boyunca kar mücadelesi yapıldığından ters yönden iş makinası çıkabilir''
Ve en çok güldüğüm 'kar mücadelesi' dir =)




TEK YOL DEVRİM bilirdik biz bi?! Ona n' oldu?














Karda yürümek.. Nefes nefese kalmak.. Ayaklarımızdan çıkan sesi karnımızda hissetmek.. Evet!









Bembeyaz çarşaf üzerinde karıncalar kayıyor..




Yavru karınca çarşaf üzerinde bıraktığı her kırışıklıktan büyük haz alıyor..









Kaybolamadık bile ne acı!




İlk ders: 'Kar sapanı'
İlk heyecan: Başbaşa öğrenmek...














Telesiyejle zirveye tırmakmak HUZUR!,




Zirvede hazırlık HEYECAN!,




Kayarak vadiye doğru süzülmek ÖZGÜRLÜK!..









Karıncaların ilk dersi




Yetişkinler öğrenmek için o kadar çaba sarfederken miniklerin marşlar söyleyerek süzülmesi ne sinir bozucu ama bir o kadar sevimli...









Hep böyle kalalım istedim; hep çocuk hep masum ve hep mutlu...